7 Nisan 2010 Çarşamba

Yeşil iş ve yaşam, şimdi de internette: Ekoiq.com




Sürdürülebilirlik bir seçenek midir, yoksa bir varoluş biçimi mi? EKOIQ’ya bir göz attıktan sonra yanıtlamakta fayda var.

Greenwash nedir; nasıl yapılır? Tüketici, yeşil ürünlere nasıl bakıyor? Yeşil pazarlamanın ilkeleri nelerdir? Güneş enerjisinde yatırım zamanı mı? Elektrikli araçlar kapımızda mı? Hangi Türk şirketleri, hangi yeşil işlere girmeye hazırlanıyor?

Tüm bu soruların yanıtı Türkiye’nin ilk Yeşil İş ve Yaşam dergisi olan EKOIQ’da yanıtlanıyor. Ve EKOIQ şimdi de internette: www.ekoiq.com

İki ayda bir yayınlanan dergiyi, idefix, kitapyurdu, optimist kitap, iskitapları.com gibi internet sitelerinden satın alabilirsiniz.

Türkiye iş dünyasındaki sürdürülebilirlikle ilgili tüm gelişmeleri aktardan dergiye, yıllık 40 TL karşılığında aynı sitelerden abone de olabilirsiniz. Derginin kısa bir zaman içinde, internet üzerinden dijital abonelik seçenekleri de hazır olacak.

Yeşil iş alanındaki dünyadaki önemli gelişme, araştırma ve deneyimleri de aktaran EKOIQ, “Sürdürebilirliğin Türkçesini” yazıyor.

Unutmayın ki, sürdürebilirlik bir seçenek değil, bir varoluş biçimidir…

19 Mart 2010 Cuma

Postanız Var!

İnsanların en önemli alışkanlıklarından biri, alışkanlıklarıdır. Hiçbir şeyin değişeceğine kolay kolay inanmazlar. Herşey sanki dünya kurulalı beri aynıdır. Aynı bir çiçeğin açmasını çıplak gözle izleyemeyeceğiniz gibi. Ama sabah bir uyanırsınız gonca size gülümsüyor. Dünya da tam böyle değişiyor. Siz onu sonradan fark ediyorsunuz. İnsanlarıyla, sosyal hayatıyla, giyimiyle kuşamıyla ve hatta iklimiyle (ne yazık ki!)…

Önemli değişimler küçük işaretlerle simgelenir çoğu zaman. Mesela mektup dediğimiz, neredeyse insanlık tarihi kadar eski ve romantik şey (neredeyse) yok oldu.
“E-posta var” diyorsunuz, biliyorum ama onun, el yazısının şahsiliği ile kaleme alınmış bir mektubun yerine geçemeyeceğini, bir zamanlar (çok değil mesela 15 sene
önce) sevdikleriyle gerçekten mektuplaşmış olanlar gayet iyi bilirler.

Lafı uzatmayalım. Mektup öldü! İnanmayanlar en son ne zaman bir mektup aldıklarını hatırlamaya çalışsın. Ama posta kutuları hala duruyor. Peki içleri ne ile dolu: Çeşitli promosyon materyalleri ve tabii ki faturalarla… Heyecanla beklenen o eski mektupların yerini soğuk ve hain faturaların aldığını görmek insanı hüzünlendiriyor.
İşte diyorum hayat yine değişiyor. Peki ya birkaç yıl sonra posta kutunuzda, ödenecek fatura yığınları yerine, enerji ve tabii kaynaklar bakanlığından gelen bir ödeme çeki bulursanız. Çok hayalcisiniz diyorsunuz. Ama Almanya’da, İspanya’da binlerce kişi için bu hiç de hayal değil.

Evet, bu aralar sık sık bir bilimkurgu filminde yaşıyormuş hissine kapılıyor insan. Akşam fişini takıp dolduracağınız otomobiller üretime başladı. İki yıl içinde
Türkiye’de üretip satmak için çeşitli özel ve tüzel kuruluşlar sıraya girmiş durumda. Dünyanın en büyük firmaları bu alanda birbiri ardına yatırım yapıyorlar.
Bundan 10-15 yıl önce, hepimizin evlerimizdeki bilgisayarlarımız aracılığıyla devasa bir iletişim şebekesinin, internetin faal bir parçası olacağımıza kim inanırdı? Kimse. Ama bugün devasa şebekeler, hiçbir gerçek merkez olmadan, daha doğrusu kullanıcı sayısı kadar merkezle tıkır tıkır işliyor. Garip ama bugünlerde sadece telefon hatları enterkonnekte hale gelmiyor; bildiğimiz elektrik hatları de enerji alır verir bir şebekeye dönüşmeye hazırlanıyor. Çatımızda ürettiğimiz elektriği kullanmaya, fazlasını da komşularımıza dağıtmamıza az, bir yasa boyu yol kaldı desek inanır mısınız peki?

Yaklaşık 15 yıl önce okuduğum bir Ursula LeGuin öyküsünü hatırlıyorum bazen: Enerji üretiminde bağımsızlaşmanın sonuçlarını tartışıyordu bilimkurgu yoluyla
LeGuin. Ve bunun merkezi otoriteden bağımsızlaşmaya kadar uzanan bir dizi sosyal sonucunun olacağını kuvvetle ima ediyordu. Yok, canım diyebilirsiniz. O halde, bilgisayarı ilk gördüğünüzde, bu araçla Amerika’daki kuzeninizle her gece yüz yüze sohbet edebileceğinizi de; Adıyaman’daki bir kitapçıdan yıllardır aradığınız kitabı satın alabileceğinizi de hayal etmiş olmalısınız.

Bütün bu gelişmelerin ne tür sosyal, psikolojik, kültürel ve iktisadi sonuçları olacağını kestirmek gerçekten zor. Tek söyleyebileceğimiz sıkı bir dönüşüme hazır olmak gerektiği. Mucizeler, sadece onu görmeye hazır olanlara rastlarmış. Kim bilir belki posta kutusuna bir mektup bile gelir. Gerçekten kim bilebilir?

17 Mart 2010 Çarşamba

GDO'suz ve Hormonsuz dergi: EKOIQ


Arabanızın fişini çekmeyi unutmayın!
EKOIQ’nun 2. sayısı çıktı!


Türkiye’nin ilk “Yeşil İş ve Yaşam” dergisi EKOIQ’nun 2. sayısı çıktı. Derginin Mart-Nisan sayısının ana dosyalarından biri Yeşil Ulaşım. Dosya kapsamında hem dünyada hem de Türkiye’de hibrid ve elektrikli araçların gelişimiyle ilgili yakası açılmadık bilgiler yer alıyor.

Derginin ikinci ana dosyasını ise Yeşil Etiketler oluşturuyor. Tüm dünyada sayıları 300’ü aşan yeşil sertifikaların ele alındığı dosyada, etiketlendirme kurumları, yöntemleri, tarihsel evrimleri geniş b ir şekilde ele alınıyor. Dosyanın diğer bir ilginç sorusu ise hangilerinin güvenilir, hangilerinin ise “anlamsız” ve greenwash olduğu yönünde…

İki ayda bir yayınlanan derginin bu sayısında, eski Turkcell CEO’su, şimdinin yenilenebilir enerji yatırımcısı Muzaffer Akpınar’la kapsamlı bir söyleşi yer alıyor.

Derginin bu sayısının bir diğer konuğu ise Victor Ananias. Buğday Derneği bünyesinde Türkiye’ye organik tarımı öğreten kişilerden biri olan Ananias, ekolojik üretimin artık nasıl bir kazanç kapısı olduğunu da gözler önüne seriyor.

Dergide ayrıca, güneş enerjisinin geleceğinden Yeşil IT ile nasıl tasarruf yapılabileceğine; dünyanın en zengin 10 yeşil yatırımcısından Yeşil Ekonominin ilkelerine; Karbon Saydamlık Projesinden petrol kartellerinin Amazonlardaki insanlık suçlarına kadar birbirinden yeşil ve merak uyandırıcı konular da bulunuyor.

Büyük kitap zincirlerinde satışa sunulan EKOIQ, ayrıca internette, www.idefix.com ve www.kitapyurdu.com adreslerinden de temin edilebiliyor.

Saygılarımızla…

Daha fazla bilgi için:

Barış Doğru (Genel Yayın Yönetmeni) baris@ekoiq.com
Tel: (0216) 412 72 13 /118

Balkan Talu (Editör) balkan@ekoiq.com
Tel: (0216) 412 72 13 /114



EKOIQ’nun 2. Sayı (Mart-Nisan) İçeriği:

En Zengin 10 Yeşil Yatırımcı
Doların yeşili ile çevrenin yeşilini buluşturan 10 kişi.

Victor Ananias: “Hem Adil; Hem Organik”
Türkiye’de ekolojik tarımın duayeni Ananias, “Artık bu işten para kazanmanın zamanı da geldi” diyor.

A. Winston: Yeşil Bilgi İşlem ve Tasarruf
Bilgi işlem odalarındaki havayı soğutmaya çalışmayın; dışarı çıkmasına izin verin yeter!

“Yasa Çıkar; Güneş Enerjisi Patlar”
Altına Hücum’a az mı kaldı? Güneş Enerjisi sanayicileri ve Endüstrisi Derneği yönetim kurulu üyesi Savaş Yeşiltaş, sektördeki inanılmaz hareketliliği anlatıyor.

Dosya: Yeşil Ulaşım Artık Bilimkurgu Değil
Fişe takılı Tesla, hibrid Prius, İranlı Khodro, Türkiyeli Mindset derken, sanırız benzinli arabaların sonuna geldik. Lütfen arabanızın fişini çekmeyi unutmayın!

Muzaffer Akpınar ve Sürdürülebilirlik
Eski Turkcell Genel Müdürü Muzaffer Akpınar, Dost Enerji ile rüzgâr enerjisi işine girdi. Ama “Mevzu sadece ticari değil” diyor.

Temiz Teknolojiler: Artık Çok mu Geç?
Girişimci endüstrilerin küresel ısınmayı tersine çevireceğine inananlar önemli bir noktayı atlıyor: İnovasyon zaman alıyor; hem de çok zaman alıyor…

Mucize Yazılım: “This Is Green”
Iphone ve IPodTouch uyumlu yeni bir yazılım, satın alacağınız malların çevresel etkilerini sayıp döküyor.

Kadınlara İş; Çevreye Soluk: Çöp(m)adam
Çevre bilincinin artırılmasını amaçlayan Çöp(m)adam Projesi, hem kadın istihdamını artırıyor hem de atıkların geri dönüşümünü sağlıyor.

Dosya: Ne Diyor Bu Etiketler?
Dile kolay 325 ayrı etiketten bahsediyoruz. Hangisi güvenilir? Yeşil etiketler için küçük bir yol haritası…

En Mahrem Ekolojik Alan Neresidir?
Tabii ki vücudunuz ve cildinizdir. Peki, banyo dolabınızı dolduran kişisel bakım ürünleri ne kadar sağlıklı?

Bir Umut ve Yumurta Hikâyesi
Elazığlı küçük bir yumurta firmasının 30 yıllık hikâyesi.

REC Türkiye ve Sürdürülebilirlik
Bölgesel Çevre Merkezi REC Türkiye Direktörü Sibel Sezer, “Sürdürebilirlik raporlamasında daha işin başındayız” diyor.

55 Ülkenin Karbon İndirim Taahhütleri
Gelişmekte olanların da dahil olduğu tam 55 ülke 2020 yılına kadar olan karbon taahhütlerini açıkladı. Norveç son derece cesur, ya Türkiye?

Serra Yılmaz: “Ya Batacağız ya da...”
İtalya, Fransa ve Türkiye arasında mekik dokuyan uluslararası sanatçımız Serra Yılmaz gidişattan son derece umutsuz.

Sürdürülebilir Toplumlar ve Para
Artık güçlü olmak büyük anlamına gelmiyor. Coğrafya Profesörü Mark Roseland, bizi “daha küçük ve daha iyi bir dünya”nın beklediğini düşünüyor.

Kadak: “Herkes ‘En Yeşil Biziz’ Diyor”
Yeşil Kalemler köşemizin ilk konuğu Sabah Gazetesi yazarı Şelale Kadak, “Giderek bilinçleniyoruz” diyor.

Vandana Shiva’nın Çalınan Hasadı
Tohum deyince dünyada akla ilk o geliyor. Kuantum fiziği üzerine çalışırken kaderi bu Hintli kadını, yitip giden tohumların peşinde bir maceraya sürüklemiş.

Karbon Saydamlık Projesi Sizin de Kapınızı Çalabilir
Karbon Saydamlık Projesinin Türkiye Direktörü Prof. Dr. Melsa Ararat, “Şirketler bu sayede hem riskleri, hem de fırsatları görecek” diyor.

Ufukta Yeşil Ekonomi mi Görünüyor?
Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) İcra Direktörü Achim Steiner, “Dünya Yeni Yeşil Düzen’le tanışmaya hazırlansın” diyor.

Valliant Türkiye ve EnerTeach Projesi
Vaillant’ın Türkiye Genel Müdürü Levent Taşkın, “Enerjide nitelikli eleman açığı çok fazla” diyor.

REW İstanbul Fuarı, Yeni Yatırımcıları bekliyor
Bu yıl düzenlenen 6. REW İstanbul, Uluslararası Geri Dönüşüm, Çevre Teknolojileri ve Atık Yönetimi Fuarının organizasyonu iddialı: “Geçtiğimiz seneyi ikiye katlayacağız.”

Amazon’un Çernobili: Crude
Bu yılın en iyi belgesel film Oscar adaylarından biri olan Crude, Texaco petrol şirketinin Amazonlardaki yarattığı küçük cehennemi anlatıyor. Dinlemesi zor hikâyeyi seyretmek pek kolay olmayacak gibi…

Her sayıda...
Arka Plan Coşkun Aral’ın objektifinden hayata sıkı sıkı tutunan Mangrove’lar
Haberler Güneş gören kiremitler ve diğerleri
Talat Ulusoy Bol Leylekli Bir Laklak
Bilge Dicleli Yöneticiyim, Doğruyum, Çevreciyim!
Emil Edip Öymen Commerzbank, Karbondioksit Işıltısı ve Velib
Kitap “Dikkat Eriyorum!”, “Sağlıklı Bebek Yetiştirme Rehberi” ve “A Blueprint For A Safer Planet”

19 Şubat 2010 Cuma

Mehmet Ali Alabora:


“Umut lanettir;
bize gerekense
sorumluluk”




Hayat gerçekten mucizelerle dolu. Ama gören ve arayan gözler için. Toplumsal şiddetten kadın haklarına, savaş karşıtlığından çevre sorunlarına kadar hayatın önümüze çıkardığı tüm sorunlara kafa yoran isimlerden biri olan Mehmet Ali Alabora ile “tersine” bir röportaj yapmak için bir çöplük aramaya çıktık. Karşımıza bambaşka resimler çıktı. İstanbul’un hemen yanıbaşında olmasına karşın çok “uzak” bir köy kahvesinde, dünya meseleleri üzerine konuştuk. Ve “insan merkezli bakışın” bizi kurtarmayacağında hep beraber karar kıldık…

Söyleşi: Barış DOĞRU Fotoğraflar: Artür BÜYÜKTAŞÇIYAN


Neye niyet niye kısmet… Bu laf bütün gün boyunca dilimizden düşmedi. Hayat gerçekten sürprizlerle dolu ve bildiklerinizden veya bilmediklerinizden o kadar da emin olmamak gerekiyor. Önce iyi haber: Büyükşehir çalışıyor. Mehmet Ali Alabora ile röportajı, çevre sorunlarına da dikkat çekmek ve biraz da “tersine bir iş yapmak” için bir çöplükte yapmayı planlıyoruz ama bu mümkün olmuyor: Çünkü Belediye, eski Kemerburgaz çöplüğünü, gerçek bir modern tesise dönüştürmüş. Katı atık tesisisin kapısından girmek mümkün değil. Artık “halka açık” bir çöplük bulmak imkânsız. Kapıdaki görevliler, tesisin içinden çıkan yüksek gerilim hatlarını gösteriyorlar: “Çöplerden elde edilen elektrik enerjisini kullanıyorsunuz evlerinizde” diyorlar. Mehmet Ali Alabora, 90’ların ses getiren A Takımı (Savaş Ay takımın başıydı) haber programının acar muhabirlerinden biri olmanın da getirdiği merak duygusuyla, “daha ileriye gidelim. Belki orada bir çöplük buluruz” diyor. Bir tık daha, bir tık daha derken İstanbul’un Kuzey Ormanlarının arasındaki tenha yollarda ilerleyip duruyoruz. “Ünlü” konuğumuzun zamanını çok almayalım, arabasını çamur içine komayalım diyoruz ama o bizden çok daha istekli ve meraklı.
Sonunda karşımıza bir cennet parçası çıkıyor: Bir gölet. İçinde onlarca tür su kuşu havalanıp duruyor. Yerler yemyeşil bir örtüyle kaplı. “Neye niyet neye kısmet…” Biz bir çöplük arıyoruz ve harika bir doğa parçası buluyoruz. Yolda, dikenli tellerin üzerinde, hayatımızda görüp görebileceğimiz en büyük kartalla göz göze geliyoruz. Yüzümüzde bir şaşkınlık... Gölet, büyük ihtimalle, insan müdahalesiyle oluşmuş. Çevrede, yüzeyleri iş makineleriyle kazınmış sırtlar var. İnsan bozmuş burayı ama sonrasında, çukur yağmur sularıyla dolmuş; ardından kuşlar ve bitkiler gelmiş: Ve işte doğa kendisine yeni bir hayat formu kazandırıvermiş…
Yola devam. Karşımızda küçük bir köy: Akpınar. Biraz daha ilerleyince; sürpriz! Hırçın dalgalarıyla Karadeniz göründü ama kıyı hallaç pamuğu gibi atılmış durumda. Kömür ve kum çıkarılan arazi alt üst olmuş: Devasa çukurlar; çamurdan geçilmeyen yollar; dağ gibi kum tepeleri ve kömür yığınları…
Röportajımızı ise köy kahvesinde yapıyoruz. Çaylar geliyor. Aynı şaşkınlıkla, yine aynı nida yükseliyor hepimizden: “Neye niyet, neye kısmet…”
Çok yakın; çok uzak…
“Kemerburgaz çöplüğüne en son 13 yıl önce gazeteciyken gelmiştim” diyor Mehmet Ali Alabora. “Haberciler, haber bulamadıklarında, ya acil servise giderler ya da çöplüğe… O zaman herkesin elini kolunu sallaya sallaya girdiği bir yerdi.” Bugün görevliler dışında girilmesi yasak, katı atıkların elektrik enerjisine dönüştürüldüğü bir yer var aynı mekânda.
İstanbul’un belki de en ucunda, Karadeniz kıyısında Akpınar diye bir köyün varlığından haberdar olmak hepimizi şaşırtıyor. “Gerçekten çok enteresan bir yer” diyor Alabora: “Denizin hemen kıyısında ama denizle hiçbir ilişkisi yok. Çok ilkel yöntemlerle kömür ve kum çıkartılıyor.” Gerçekten hepimiz için ziyadesiyle ilginç bir yolculuk yaşadık. Yolda karşılaştığımız her yer insan müdahalesiyle değişmiş, dönüşmüş doğa parçaları. “İstanbul’a bu kadar yakın, bu kadar tuhaf bir yer olduğunu kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Ama çok yakın bir yerde, en lüks yerleşimlerin, rezidansların bulunduğu Kemerburgaz bulunuyor. Hayat gerçekten çelişkilerle dolu” diyor Alabora.
Reflekslerimiz bize her şeyin aynı şekilde kaldığını söylüyor ama gördüğümüz gibi bir sürü şey de olumlu veya olumsuz anlamda değişiyor dönüşüyor. Alabora’ya kendisini çevreci değil de daha çok “doğacı” olarak adlandırmasının nedenlerini soruyoruz. “Bu Doğa Derneğindeki arkadaşlarımın bana kazandırdığı bir bakış açısı oldu. Çevreyi koruma fikri, her şeye rağmen çok insan merkezli bir bakış. Ama çevrenin bizim korumamıza ihtiyacı yok ki. O hayatını bir şekilde devam ettirir, ettiriyor. Ulaşmak istediğimiz koşullar aslında bizim, yani insanın hayatını devam ettirebilmesi için gerekli olan şeyler. Atmosferdeki oksijen oranı inanılmaz seviyelerde düşse, bu doğayı değil bizim yaşam koşullarımızı ortadan kaldırır. Doğacı olmak ise, daha doğayla birlikte, bütünleşik yaşamayı gerektiren bir tutum, bir duruş.” Hemen ardından sözü “Dondurmam Gaymak” filminin yönetmeni Yüksel Aksu’nun geçtiğimiz sene Sarıkeçililer’le ilgili hazırladığı belgesele getiriyor: “Bildiğiniz gibi göçer bir aşiret olan Sarıkeçililer, geçtiğimiz yıl son kez göç yolculuklarını yaptılar. Artık yerleşik hale geliyorlar. Belgeselde, Sarıkeçililer’den yaşlı bir amcanın, bir keçiyi anlatışını duymanız lazım. Uzun uzun anlatıyor. Orada fark ettim ki, bir hayvandan bahsetmiyor o kişi. Sahip olduğu bir maldan değil, birlikte yaşadığı bir canlıdan bahsettiğini çok iyi anlıyorsunuz. Hayatı boyunca hiçbir zaman bir evin çatısı altında yaşamadığı ve dolayısıyla kendisini doğanın bir parçası olarak hissettiği için, onun kafasında insan ve hayvan iki ayrı ayrı şey olarak durmuyor.” Peki, şehir insanları olarak bizim böyle bir şansımız var mı? “Tabii ki yaşadığımız hayatlardan bütünüyle vazgeçmemiz mümkün değil ama mümkün olduğu kadar, içinde yaşadığımız evrenle, doğayla uyum içinde bir hayat sürebiliriz.”
Peki, çevrecilik böyle bir anlam taşımıyor mu diye soruyoruz Alabora’ya. “Çevreci olmak, sanki ampulünüzü enerji tasarrufu yapanla değiştirmekle sağlanabilecek bir şey gibi görülüyor. Oysa bu hiç de yeterli bir şey değil. İnsanlar olarak, bütün bakışımızı, tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmemiz gerekiyor.”

Hayat bir bütün…
Peki, Mehmet Ali Alabora’daki bu bakışın kaynakları ne? Onu bu konulara dikkat etmeye iten ne olmuş? Aileden mi geliyor? Yoksa başka alanlardaki politik duruşunun da bu tutumda payı var mı? “Tabii ki” diyor Alabora, “Savaş karşıtı olmak, doğayla daha bütünleşik yaşamakla alakalı değil mi? Artık dünyada tek konuda farkındalık ya da duyarlılık olması mümkün değil. İnsanlar bazen bana soruyorlar: Hangi hareketlere daha yakınsınız? Artık böyle bir şey yok. Kadın hareketi de, çevre hareketleri de, savaş karşıtı hareketler de birbirleriyle bağlantılı çalışmalar. ‘Ben savaş karşıtıyım da bu çevre meselelerinden pek hazzetmem’ gibi bir tutum artık olası değil. Ya da ‘kadın hareketinden pek hoşlanmam ama çevreye karşı çok duyarlıyım’ diyemezsiniz. Bunların hepsi bir bütün. Hem de sadece gündelik hayat açısından değil, kavramsal bir bakış açısından da bu hareketlere tek tek bakmanız mümkün değil.” Bir de bu hareketlerin birbirini dönüştürmesi önemli değil mi? Alabora bu sorumuzu da net bir şekilde yanıtlıyor: “Doğayla bütünleşik bir bakış açınız yoksa, sözgelimi çalışanların haklarını da düşünmeniz pek mümkün olmayabilir. Doğayla bütünleşik yaşamayı düşünmeyen birisi, kendisi için üretim yapan insanları neden düşünsün ki?”
Köy kahvesinde çaylar tazelenirken sohbet de sonunda gelip, ekolojinin bütünsel bakışının önemine dayanıyor. Parça parça bakışların sorunu çözmeye yeterli olamayacağında hemfikiriz. “Çok basit bir örnek vereyim” diyor Alabora: “Ben bilim adamı veya uzman değilim ama bu zavallı akkor lambaların, tüm kötülüklerin baş sorumlusu ilan edilmesini de anlayabilmiş değilim. Onların yerine önerilen tasarruflu ampullerin acaba hiç mi sorunu yok? Ya da tüm akkor lambalar bir anda yenileriyle değişse tüm sorun bir anda çözülecek mi? Bunların üretim süreçlerine bakmadan olur mu?” Çok taraflı bakmak gerçekten önemli. Bize en çok gerekli olan uyanık bir bakış; temkinli ve sorgulayıcı bir göz herhalde… “İşte o lambaları değiştirmeye takılıp kalmak bence çevrecilik; bütün süreçleri göz önüne alıp, doğayla uyum içinde yaşamanın yollarını aramaksa, ‘doğacılık’, yani bize gerekli olan ekolojik düşünme biçimi” diyor Mehmet Ali Alabora.
Kolay çözümler olmadığında anlaşıyoruz. Çözüm ise herkesin kendi üretim ve tüketim alışkanlıklarını sonuna kadar sorgulamasında herhalde. İnsan merkezli bir bakış açısından, doğa merkezli bir bakış açısına geçmek: İşte asıl ihtiyaç. “Doğa bizi bir anda hayatından pıt diye atabilir ve kendi yaşamını kendi bildiği tarzda sürdürebilir. İnsanın haddine mi düşmüş dünyayı kurtarmak; sen git, eğer yapabiliyorsan kendi hayatını kurtar. Dürüst olmak lazım: Biz doğayı falan değil, bugün kendimizi, çocuklarımızı, torunlarımızı kurtarmaya çalışıyoruz. Dünya yaşamına çeşitli şekillerde yaşamaya devam edebilir. Milyarlarca yıldır olduğu gibi. Bizle veya bizsiz.”
Bu dünya, insanın çevresinde dönmüyor. Bunun farkına varmamız gerekiyor. Ve sohbet “beden” ve “akıl”a geliyor. Alabora: “Doğadan kopmamız, zihnimizin bedenimizle ilişkisinin kopmasına da neden oluyor aslında. Ne yazık ki her şeyi aklımızla halledebileceğimizi sanıyoruz ve bu süreçte bedenlerimize de yabancılaşıyoruz.”

Umut değil, sorumluluk!
Sözü biraz daha somuta getiriyor ve “Peki Kopenhag?” diyoruz: “Gerçek bir hayalkırıklığı” diye söze giriyor Alabora: “Hiçbir devletin gerçek kararlar ve önlemler almak gibi bir niyeti yok çünkü biz sadece ‘Ekonomiyle’ ilgileniyoruz. Durmadan büyümekten bahsediyoruz. Büyümek bugüne kadar hangi sorunumuzu çözdü ki? Ama bu dünyanın bu şekilde devam edemeyeceği kesin.” Peki, “Umut nerede?” diye soruyoruz, umut lafından pek de hazzetmediğini bilerek: “Arkadaşım Meltem Arıkan’ın son romanının adı, ‘Umut Lanettir’di. Öyledir çünkü ümit ederek hiçbir şey yapamazsınız. Yapmanız gereken kendinizi değiştirmekten başka bir şey değildir. Umut, sorumluk almayı gerektirmeyen bir şeydir. Halbuki bizim artık sorumluluk alma zamanımız çoktan geldi.”
Sohbetin sonuna geldik. O günkü yolculuğumuzun bizi nasıl başka bir dünyaya götürdüğünü konuşurken, dünyanın ne kadar şaşırtıcı bir yer olduğunu da konuşuyoruz.
Ve yavaş yavaş dönüş yoluna koyulurken, köy sakinleri başlarını bir daha, bir daha çevirip bakıyorlar bize. İstanbul’un hemen kıyısında ama aslında tamamen farklı bir dünyada yaşayan bu insanlar, yanımızda eski bir televizyon dizisinin yıldızı “Memoli”yi görüyorlar. Ama aslında o başka biri: Herkesi kendi sorumluluğunu almaya çağıran, bunu kendisi de canı gönülden üstlenen, meraklı, sorgulayıcı Mehmet Ali Alabora. Onu “Memoli” değil de, insanlar, hayat ve dünya üzerine kafa patlatan Mehmet Ali Alabora olarak görseler, hayatlarını değiştirmek için daha fazla uğraşırlar mı acaba?